20 Eylül 2020

BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN ÜSTÜNDEKİ KANDIR, TOPRAK; EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR.
MİTHAT CEMAL KUNTAY

 
KÖYE ÖZEL >> GEÇMİŞTEN KESİTLER >> OSMAN YAZAR (MERHUM) IN ŞİİRİ -2.BÖLÜM

OSMAN YAZAR (MERHUM) IN ŞİİRİ -2.BÖLÜM

Evvela besmele çeker, sonra (mithar) demesi,

Bunu birde hoca duyar, başlar dayak yemesi.

 

Birde Azizimiz vardı, Allah’ın derbederi,

Onu dedesi büyüttü, görmemişti pederi.

 

Pantolonunun paçası yok, elide uçkurunda,

Böyle gelirdi mektebe, dünya yok umurunda.

 

Bir cebinde kaba kâğıt, diğer cebi tütündü,

Samimi bir arkadaştı, imanı da bütündü.

 

Ege kırığından çakmak, dört beşte düğün taşı,

Çakar, kav ateş almaz, belaya girer başı.

 

O bununla meşgul iken pantolonu da düşer mi?

Kimimiz gülmekten çatlar, kimimizde işer mi?

 

Zihni evvel arkadaştı, feyz aldı her hususta,

Hesabı pek anlamazdı, yazı yazmakta usta.

 

Birde Hüseyin komşudan, söz açayım azıcık,

Onun mektepteki hali, dağınık, açık saçık.

 

Biraz dik kafalı idi sevmezdi talebeler,

Okusaydı bu satırı, hatırlar daha neler.

 

Onun okumaktan daha, aklı fikri tarlaydı,

Hocası ile babası, okumaya zorladı.

 

Bu yolda çok şey bilirim, ne çare yetmez yazım,

Hayattaki arkadaşlar, mesut olsun niyazım.

 

Biraz daha büyümüştük, başladık çobanlığa,

Yamalı elbiselerle, girdik türlü kılığa.

 

Mayısın sıcağı basar, o menhus sineklerin,

Kuyruklarını diktirir, çektiği ineklerin.

 

Koşamazdık ardlarından, aşınırdı ayaklar,

Hatıramızdan çıkmıyor, yediğimiz dayaklar.

 

Biraz daha büyüyünce, düştü ev gailesi,

Biz yaştaki nesillerin, çok var imiş çilesi.

 

Her gün tarla sapan derken, gecede mercilerde,

Şimdi köyden bahsedeyim, bunlarda ilerde.

 

Haydar’ı konuşmaktaydık, dalmıştık çocukluğa,

Bizim eve geliyorum, baktım suya, oluğa.

 

Ben bu suyun nimetinden sayeban oldum, günler…

Her sabah bir duş yapardım, hani nerde o günler.

 

Hayat bize kalk! Demişti, bir sabah uyanmadan,

Yirmi yıllık hatıramı geçemedim anmadan…

 

Toz koparan oğulların, köklü mekanı vardı,

Baba oğul, ana, hala, nüfusu beş kadardı.

 

Halam darı beka olmuş, ben Ordu’da askerdim,

Bayır tarlalarımızda, bilirim neler çektim.

 

Terhis oldum, köye döndü, çalışmak başlamıştı,

Silahı terk eden eller, sapana da alıştı.

 

Bu iş pek fazla sürmedi, olmuş idim avare,

Satmak için pederime yalvarmıştım ne çare.

 

Uzun yalvarmalarımı babam isyan sanmıştı,

Yaşı yetmişe varınca bir gün oldu kanmıştı.

 

Etrafıma teklif ettim, yok mu bu mülkü alan?

İsteksiz müşterilerle, fakir Osman oyalan.

 

En son biri çıktı, parası var dediler,

Bu alacak olanlarda, iki kardeş idiler.

 

Kim alırsa alsın dedim, satmak idi muradım,

Fikrini öğrenmek için, evine de uğradım.

 

Hoş beş ettik, kahve içtik, tutuştuk pazarlığa,

Bu komşudan para çıkmak, muhtaçtır nazarlığa.

 

En sonunda anlaşmıştık, kavilleştik, ayrıldık,

Ben alacaktan, o borçtan, ne kadar zor sıyrıldık.

 

Takrir verdik, helâlaştık, kaldı biraz paramız,

Ben istedim, o vermedi, açılmıştı aramız.

 

Helal ettim, sütüm gibi, bir daha istemedim,

Alacağım kaldı diye, bir kelime demedim.

 

Alanlara duam vardır, güle güle otursun,

Bir ev yapmış, yarım kalmış, ister bir daha kursun.

 

Bir gün köye çıkıyordum, bağda gördüm Davut’u,

Selam verdim, selam aldı, attı kazmayı durdu.

 

Ne yaparsın diye sordum, dedi bir şey ararım,

Toskor’ un kazığı varmış, onu bulmak kararım.

 

Sanki aldık buraları, başımız girdi derde,

Sen çekildin, bu diyardan, bizde o akıl nerde?

 

Paraları cebe koyduk, yerleştik Ankara’ ya,

Devam edince kuraklık vurduk baştan karaya.

 

Kazma onu çok yormuştu, usanmıştı canından,

Baktım Davut dert yanıyor, uzaklaştım yanından.

 

Şimdi geldik karşımızda ev yapan komşumuza,

Kendi yağıyla kavrulur, yük olmaz bir omuza.

 

Gençliği çok uzun sürdü, nedense geç kalmıştı,

Dünya nimetini tatmış, felekten kam almıştı.

 

Evlendikten sonra idi, bir çocuğu olunca,

On senede, altı, yedi etrafına dolunca.

 

Güçlük çekti yalnızdı, çocukları küçüktü,

Çocuklar büyüdü amma, komşumuz birden çöktü.

 

Bir gün gördüm, saç seyrelmiş, hem dökülmüş dişleri,

Çoğunun belini büktü, gül dibinin işleri.

 

Şimdi saadete ermiş, kavuşmuştur refaha,

Tekrar dünyaya gelirse, çok çalışmaz bir daha.

 

Sevdiğimden fazla durdum, bu muhterem kardeşin,

İnan bana köyde yoktur, ne emsalin ne eşin.

 

Fazla dilime dolasam, sözüm çıkar muzıra,

Gel beraberce gidelim, hak aşığı Hızır’a.

 

Bu komşumda dört kardeştir, en zavallı kendisi,

Kendisi evlenmeyince, evermedi İdris’i.

 

Emsalleri evlendirdi, torunları hani ya…

Bunda kıyamet kopmuştu, yıkılmıştı dünya..

 

Muhammet macera sever, dışarıda idi gözleri,

Bir gün Borçka’ya gitmişti, satmıştı öküzleri.

 

Birde baktık çıkageldi, birde karı almıştı,

Bu evlilikten on sene çocuğu olmamıştı.

 

Bir gün karıyı boşadı, niyet etti yeniye,

Mademki boşayacaktı, Borçka’dan aldı niye?

 

Yeni baştan evlenmişti, karanlıkta seçmedik,

Ne düğün ne nikâhında şerbetini içmedik.

 

Dolmuştu çoluk çocuğa, çok kısa bir zamanda,

Kendisinde iş kalmamış, yengemiz pek yamanda.

 

Ben kendisini görmedim, varmış uzun sakalı,

Birçok çehreler değişmiş, ben oradan kalkalı.

 

Yusuf’un maşallahı var, o başka bir adamdır,

Muazzam öksürmesini duymadım çok zamandır.

 

Büyüyünce çekildiler oğulları dağıldı,

Bu ayrılığı galiba kendisi karar kıldı.

 

İki oğlu, birde kızı, eski ailendendi,

Yeni aile bunları istemiyormuş dendi.

 

İki kardeş evlenince ayrılık olağandır,

Beşeriyet kanununa, inanmalı haktandır.

 

Döneyim yine yoklayım, kapısını hınzırın,

Gülmek birde şaka etmek, işi gücü hınzırın.

 

Gün gelir evlenir diye, komşular baktı durdu,

Herkes on ikiden attı, o karavana vurdu.

 

İki türlü günahı var, bir kendi, birde İdris’in,

Bekârlığa son vermedi, ne ola ki bitirdin.

 

Yalnız kusur bekârlık mı? Bilsen daha nesi var?

Aşağıdan yan çalmalı, birde kulübesi var.

 

Nerde ise yıkılacak bu tarihi binası,

Mürüvvet mahrum öldü, zavallının anası.

 

Kendisimi beğenmedi, talibimi çıkmadı?

Her ne ise yalnızlıktan usanmadı, bıkmadı.

 

Fazla alakadar etmez, bu kendi ahvalidir,

Bekârlık sultanlık amma, bizim Hızır validir.

 

Şimdi geçelim beriye, var idi bir Genç ağa,

Altı oğlan bırakmıştı, bu ufacık ocağa.

 

Geç gelmişti, memleketten, iki oğlu ordaydı,

Dört oğlu ile bir kızı, kendiside buradaydı.

 

Çalışmayı çok severdi, tütünün ustasıydı,

Rahmetlide çene çoktu, bağırma hastasıydı.

 

Büyükleri azarlarken, küçükleri severdi,

Her konuşmakta mutlaka, birde (demek ki) derdi.

 

Pek ihtiyar değil idi, erken öldü rahmetli,

Bir gün rahat edemedi, ömrü geçti zahmetli.

 

Tütünler para ettikçe, düzelmişti maliye,

Tarla satın almak için, gitti Hafız Ali’ye.

 

Evvela Tuttuğu aldı, yetmedi kendisine,

Taksim etseydi çocukları, yetmezdi yedisine.

 

Bir tarla daha vermişti, karşıdan Hafız Ali,

Senelerce borç altında, perişan oldu hali.

 

Tapusunu vermiyordu, hayli borçlandırmıştı,

Allah bilir Genç ağayı,  galiba kandırmıştı?

 

Ortaklaşa çalışmaktan usanmıştı nihayet,

Bir ev yaparım diyordu, arsa alsaydım şayet.

 

Emin ağadan yer aldı, ev yapmış yerleşmişti,

Ya rabbi sana şükürler olsun, rahat ettim demişti.

 

İbrahim ile Osman’a, bir gün bağırıyordu,

Tarlaya geç kalıyoruz, çabuk olun diyordu.

 

Osman’a bir bağırmıştı, (ravm dgahar gabre kili)

O zavallı Osman ise bir kenara çekildi.

 

İbrahim de bir kenarda, düşünür kara kara,

Bir daha bağırmıştı, Alay bico ha hara.

 

En nihayet bu hanede, rahat etti sonunda,

Ne yazık ki bu rahatı, çok sürmedi onunda.

 

Şimdi ne oldu bu hane? Hepsi bir tarafta,

Darı dünya işte böyle, hepsi kaldı rafta.

 

Raif oğlu Ahmet ağa, otururdu ilerde,

Kırk sene evvel kalktı da, başkası var bu yerde.

 

Onun rahatını bozan, zannederim Serverdi,

Kendi istemez ki amma, hak böyle evlat verdi.

 

O kalkınca yerlerini, aldılar kibaralar,

Kısa bir zaman içinde, el değişti oralar.

 

Beraberce çalıştılar, kardeşin beş tanesi,

Ayrılınca her birinin oldu birer hanesi.

 

Evvela Hüsnü ev yaptı, sonra Şevki, Ömer’de,

Kardeşlerden bir mahalle, kurmuşlardı bu yerde.

 

Yusuf ile Murat’ın da, aşağıdaydı evi,

Şimdi komşu olmuşlardı, bu kardeşler bir nevi.

 

İçlerinden iki kardeş, hemde hoca kıratta,

Müezzinlik Hüsnü’dedir, hocalıkta Murat’ta.

 

Kardeşlerin küçüğüdür, çok severim Yusuf’u,

Emeline perde çekti, kara bulut küsufu.

 

Kulu olduğu Allah’tan o da bir şey isterdi,

Yusuf bir şey istemişti, o Yusuf’a ne verdi?

 

Gece gündüz ibadetle, durmadan geçse anın,

Hiçbir tedbirle bozulmaz yazısı yaratanın.

 

Her türlü gazep müstahak, biz gibi insanlara,

Yirminci asrın insanı, vurmuştur baştankara.

 

Kimi sonsuz neşedir, kiminin hali elim,

Karağa bizi bekliyor, durmayalım geçelim.

 

Güldibinin ağasıdır, çalışmanın tembeli,

Bir gün sapan kuyruğuna, kim söyler değdi eli.

 

Senelerce Lortlar gibi, sırt üstünde geçindi,

Anası çifte giderken, bu tembellik niçindi?

 

İlim satmaktan ziyade hocalığı paradır,

Maksadı hocalıksa da, çok pis bir zamparadır.

 

Bir geceydi, bizim evde, Demet’te meci vardı,

Gençler pencereye doldu, bir kısmı evi sardı.

 

Evde ben yalnızdım, babam gitti kazaya,

Karağa abayı yakmış, sarışın abazaya.

 

Abaza bizim mutfakta, sedirde yatıyordu,

Bu hali gören hocanın yüreği atıyordu.

 

Bizim hoca âşık olmuş, ortakçımız yosmaya,

Pencereye çıkmak için taş koymuştu basmaya.

 

Tırmanarak pencereye, açmış küçük camını,

Bundan sonra seyretmeli, hocanın amacını.

 

İçeriye sarkmış idi, ayakkabıları yerde,

Şimdi geri çıkamıyor, başı da girmiş derde.

 

Ansızın gelen halamın, duyunca feryadını,

Şaşkınlıktan unutmuştu, o sevdiği kadını.

 

Kendi kaçmış kurtulmuştu, postalları kalmıştı,

O kaçınca postalları, halam görmüş almıştı.

 

Sabahleyin tetkik ettik, birde baktık hocanın,

O istedi biz vermedik faydası yok ricanın.

 

Kaçarken yuvarlanmışta, acıtmış uyluğunu,

Postallar ele vermişti, hocanın kuyruğunu.

 

Mükemmel hastaya okur, bulunamaz hatası,

Okurken fikri bozulur, hınzır adı batası.

 

Şimdi beriye geçelim, beraberce Ahmet’e,

Geldik uğramamış olmaz, değmezse de zahmete.

 

O da babasız büyüdü, çok meşakkat çekmişti,

Ne yazık ki şahadete ermedi, beklemişti.

 

Onu da ilk mürüvveti, bırakmıştı yarı yolda,

Dayan kuvvet, kudret varsa, hem dizinde, hem kolda.

 

Ahmet’i bir gün şad eden çekti gitti habersiz,

Kahpe felekte Ahmet’e, kin bağlamıştı yersiz.

 

Yalnız kalınca içi, kim bilir nasıl yandı?

Nasıl tahammül etmişti, bilmem nasıl dayandı?

 

Tanrı bir yazı yazmakta, birde sabır vermekte,

İnsanlarda elemini zamanla gidermekte.

 

Eşleri ölenler bir gün, bakmışsın evlenmişler,

Ecdat darbı meselidir, (vay ölene) demişler.

 

Geçeceğim Muhammed’e, Allah rahmet eylesin,

Garip kalan anacığı, Muhammedsiz neylesin?

 

Kendi göçtü ne çare ki, kalanları yaralı,

Rahmetlinin gençliği de geçmişi de maceralı.

 

Birde baktık kavga yapmış, gençlerle biç katikte,

Bir eli bıçakta idi, bir eli de tetikte.

 

Sonra köyde ki kavgası, olmuştu iki misli,

Karağanın kapısında, bir geceydi ki sisli.

 

Karşılıklı kan akmıştı, onlardan daha çoktu,

Üç beş yaralı vardı da, yaralayanlar yoktu.

 

Harp meydanına dönmüştü, sanki bunlar düşmandı,

İş işten geçtikten sonra, her ikisi pişmandı.

 

Bir gecede tavuk gibi, birbirini yoldular,

Sonra bunlar unutuldu, üstelik dost oldular.

 

Geçmiş hadise üstüne zaman geçiyor perde,

Şimdi bir genç diğerini, beklemiyor siperde.

 

Medeniyet yavaş yavaş, işliyor kafamıza,

Cenabı hak ihsan etsin, daha makul hafıza.

 

Biraz daha ötemizde evi vardır Aziz’in,

Bir gün oradan geçtim de, düşündüm hazin, hazin.

 

Bu yeni evin sahibi, gayet mert bir erkekti,

Sonra kime küstü bilmem? Buraları terk etti.

 

Hendekte bir ev alınca, unuttu Güldibini,

Bende dâhil Güldibinin, düşürdüler dibini.

 

Yine tütün yapıyorsa, neden köyden çıkmıştı?

Herkes sanki bana bakıp, Güldibinden bıkmıştı.

 

Geçsek Alişan oğluna, acep var mı kusuru?

Hacim köyden tarla almış, bilmem ne idi zoru?

 

Sene rahmetli gittikçe, köydeki yetiyordu,

Şap ata gidip gelmekte, artık bıktım diyordu.

 

O rahmetli Ali amca çok severdi kızını,

Üç defa karı aldı da alamadı hızını.

 

Hayatta pek yalnızdı, tak demişti anına,

Bir rahat kahve içmedi, yapışıp fincanına.

 

İlimi bahisler üstünde severdi konuşmayı,

Oturaklı söz söylerdi, sevmezdi yarışmayı.

 

Yıllarca komşuluk ettim, fıkrasını dinledim,

Gaybubetini duyunca, can evimden inledim.

 

İsmail çavuşun sesi, çınlatırdı etrafı,

Bu da başka bir adamdı, dinlenirdi, hem lafı.

 

Kalemimle anlatamam, bu Alişan oğlunu,

Harbolmuştu vatan için, kaybetmişti kolunu.

 

O da rahmetli oldu da var Hüseyin Hasan’ı,

Bunların da çalışmakta, gevreyecek imanı.

 

Hasan biraz merttir amma, Hüseyin pek nadandır,

Yaradılışı böyledir, ne ise hudadandır.

 

Hüseyin’in komşuluğundan kırılmıştı umutlar,

Bakarsın yer değiştirir, çaktığımız hudutlar.

 

İhtiyar heyeti gelir, düzeltirler yerini,

Hayat birini çakarken, o da söker birini.

 

Yer davasından dolayı, oldu birkaç kavgamız,

Bu kavgadan kalbimizle, sızlardı kaburgamız.

 

Ona da yar olmamıştı, indi köyün dibine,

Zanneder baki kalacak, çakmışlar Güldibine.

 

Muhammed orta hallidir, duyulmamıştır sesi,

Pek cömerttir vermek ister, kendinin varsa nesi.

 

Kendisi hoş sohbettir de, oğlu daha sakindir,

Çok severim keratayı, pek de ana yakındır.

 

Mükemmel bir çiftçi olmuş, askerde süvariydi,

Şimdi tam bir adam olmuş, o uslunun biriydi.

 

Sayısını yükselttikçe, Ahmet çocuklarında,

Ahmet’teki meziyetler bulunmaz çoklarında.

 

Biraz daha yürüyelim, geçelim kuru sırttan,

O sırtımı idi gençlerin, boğazlarını yırtan.

 

Her gece türkü söylerdik, söylerim yana yana,

Yabancılar pek şaşardı, bu sırtta haylayana.

 

Bir taraftan türkü dedik, birde mağara çektik,

Sırtta ot bitmez zira cenabet horon teptik.

 

Dedemizden miras kaldı, buda böyle gençlikti,

Yaşımız ilerleyince, zannettik delilikti.

 

Terk edelim kuru sırtı, yetmez mi durduğumuz?

Hayattan bahsediyoruz, var mı uydurduğumuz?

 

Geldik Hikmet’le Rauf’a, görelim kardeşleri,

Bu tahlilsiz kardeşlerin, bir gün öldü eşleri.

 

Hikmet’inde hayatını bir macera sarmıştı,

Teyzesinin oğlu Kuhe, Hikmet’i ayırmıştı.

 

Güya iyilik yapacaktı, vaat etti baldızını,

Bir gün çalmaya koyuldu, kanaranın hızını.

 

Hikmet’in aklında yoktu, buna sebep Mehmet’ti.

Birçok para sarf edince, nasıl canına yetti.

 

Sonra bunlar unutuldu, sağladılar barışı,

Hikmet’e pahalı geldi, yakayı kurtarışı.

 

Bu komşumun ikinci bir huyu vardır, avcıdır,

Zannedersin kendi ağa, Rauf ta yıllıkçıdır.

 

Hikmet’in sırtında tüfek, köpeği üç ayaklı,

Bu havai hallerine, Rauf ne dese haklı.

 

Konuşan küçük kardeşti, Rauf ’u kim dinlerdi,

Koku alan köpeği de mütemadi inlerdi.

 

Saçı başı ağarınca uslanmıştır umarım,

Sevdiğim bu kardeşlere, kırılmazdı damarım.

 

Cenabı hak bunları da mesut etsin dünyada,

Bazı hususiyetleri vesile oldu ya da.

 

Çok muhterem komşularım neden size takıldım?

Sizi dile getirmeye nedense karar kıldım.

 

Şahısları ter edelim, bahsedelim umumdan,

Köyümün karnı çekilmiş, bacakları da mumdan.

 

Sizi ondan seviyorum, kalanları laf ola,

Sürçü lisan ettim ise istirhamım laf ola.

 

Birde başka tarafından bahsedeyim buranın,

Mutlak cerahati vardır, dokunsam her yaranın.

 

Ormanla çevrili köyün muazzamdı kışları,

Ava gider ne güçlükle çıkardık yokuşları.

 

Üç beş arkadaş bir olur, maksadımız şikârdı.

Bent deresine varmadan, avlanmak aşikârdı.

 

Şimdi odunu kalmamış, el girmeyen ormanın,

Çalılara kadar bitmiş, yüzü olmuş harmanın.

 

Bir zamanlar ormana, girmeye korkulurdu,

Her cins vahşi hayvan vardı, boğazlarda ulurdu.

 

Bir gün bizim ormanları, satın aldı Palaza,

Kökünü kazımak için, vermişti birkaç laza.

 

İnsafsızca doğradılar, köyünden kaçan Lazlar,

Palaza için bire on, katmışlardı kurnazlar.

 

Dua yerinde kurdular, yedi sekiz iskele,

Canım ormanı kestiler, biçtiler kelle kelle.

 

Üç kuruşa tamah ettik, taşımıştık traversi,

Ormanın aslı gitti de, bize de kaldı tersi.

 

Bir daha dağ satılırsa, sattırmayın önleyin,

Odun satın alırsınız, yoksa beni dinleyin.

 

Her gün ikişer araba, köye odun gelirdi,

Köy durdu seyre baktı da, dağ dağ iken delirdi.

 

Odun için gitmek düştü, artık gebe meşeye,

Mamafih müstahak olsun, bizler gibi eşeğe.

 

Söze nihayet verelim saat pek ilerledi,

Gene yazacaktım amma uykum rahat vermedi.

 

Artık yatma zamanıdır, sizde yatın düş görün,

Sizi fazla meşgul ettim, gelin beni hoş görün.

 

Gözlerime uyku bastı, bilmem ne dediğimi,

Tarif edemem ben size, ne kadar sevdiğimi.

 

Ramazan başıma vurmuş, ben bu akşam alığım,

Ne zorum vardı da yazdım, tuttu hovardalığım.

 

Ramazanın sonundayız, bayramında başı,

Komşularım mesut olsun, daim kalsın yaşında.

 

Ben güya hep sizi yazdım, benim yok mu özürüm?

Sizde benim için yazın, ben bu işte mazurum.

 

Duam budur, komşularım, her muradına ersin,

Haktan neyi isterlerse, hak da onlara versin.

 

Köyümü anlatıyordum, bıraktım yarı yerde,

Şayet doğarsa imkânım, anlatırım ilerde.

 

Ben yazdım siz okudunuz, yeter bu kadar kelam…

Hepinize sevgilerim, hepinize de selam…..

 

     1962 Senesinin Şubat ayının sekizinden, Mart ayının sekizine kadar süren Mübarek Ramazanın vermiş olduğu ilham ve rehavetle, o sevdiğim köy ve köy halkını tasvire çalıştım.

      Bu naçiz satırlarım, belki birçoğunu güldürüp, coşturacak, beklide birçoğunun nazarında hayatlarını tenkit etme gibi karşılanacaktır. Evvela bunda bir süi niyetimin olmadığına hamlederek, hoş karşılayacaklarını umarken, köyümün her ferdinin daha nice Ramazan ve Bayramlara ermelerini candan temenni ve niyaz eylerim…

                                                                                                          10.03.1962 Cumartesi…

                                                                                                  OSMAN YAZAR ( MERHUM)

Kategoriye Ait Diğer Başlıklar
› OSMAN YAZAR (MERHUM) IN ŞİİRİ-1.BÖLÜM
› YUSUF ÖREN İN OĞLU MEHMET ÖREN E YAZDIĞI ŞİİR
 
Her hakkı saklıdır. www.guldibikoyu.com-2011
Bu sitenin tüm hakları saklıdır. Sitedeki resim, yazı ve diğer materyaller kaynak gösterilse dahi izinsiz kullanılamaz.