29 Mayıs 2020

BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN ÜSTÜNDEKİ KANDIR, TOPRAK; EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR.
MİTHAT CEMAL KUNTAY

 
KÖYE ÖZEL >> GEÇMİŞTEN KESİTLER >> OSMAN YAZAR (MERHUM) IN ŞİİRİ-1.BÖLÜM

OSMAN YAZAR (MERHUM) IN ŞİİRİ-1.BÖLÜM

96 HARBİNDEN BU YANA BİR IRKIN HAYATINI MÜSAVVERDİR

 

 

Seksen yıl kadar önceydi, ecdadımızın yeri

Oturdu sakin, rahat, biçilmezdi değeri.

 

Dediler işgal edecek, bu yerleri ecnebi,

Ecdadımın başlarına, bir şey düştü taş gibi.

 

Bu topraklar verilmezdi, bir yabancı eline,

Hizmet etmek olacaktı, Moskof ‘ un emeline.

 

Çarpışmaya kuvvet yoktu, muhacirlikten başka,

Mukavemet etmek için, gelememiştir aşka.

 

Ne çare ki bozulmuştuk, mübarek yurdumuzdan,

Beklemiştik, zamanlarca, haber yok, Ordumuzdan.

 

Musibete uğramadan Batum ‘ u terk etmiştik,

Gece karanlıklarında, eşyayı yüklemiştik.

 

Yola düştük kervan gibi, binlere aile,

Yurdu terk eden bizlere, revamı bu gaile.

 

Muhacir olmuştuk, artık, dökülmüştük yollara,

Devam edip gidiyorduk, hiçte vermeden ara.

 

Üç ay kadar geçmiş idi, gelmiş idik İzmit ‘e,

Nasip olmaz bu yolculuk, her bir baba yiğide.

 

O zamanın hükümeti, bize bir yer gösterdi,

Biz o yere gitmek için dizde kuvvet isterdi.

 

Gidin orda orman açın, sonra ev yapın, dedi.

Alnımıza yazılmıştı, muhacirlik ebedi.

 

İzmit ‘ tende kalkmış idik, pılı pırtı beraber,

Gidiyorduk neresiydi hiç kimseden yok haber.

 

Bir haftaya kat ederek, varabildik menzile,

İnsanları cana yakın, bol idi bereketi.

 

Ecdadımız her ezanda camilere koşardı,

Tarladan gelen mahsulden, ambarlar taşardı.

 

Mesut bir yuvamız vardı, aileler gamsızdı,

Korkumuz yok, huzur vardı, evler kapı, camsızdı.

 

İslam terbiyesi vardı, her kimin varsa nesli,

Yaşlılarında kalpaklar, gençler dolaşır fesli.

 

Babalar camiye gider, gençlerinde meci ‘ ye,

Hareketleri dürüsttü, vardı sağlam seciye.

 

Haramı kimse sevmezdi, fertler sanki kardeşti,

Ecdadımın hatırası, nasıl yaramı deşti?

 

Sözümüz nerde kalmıştı, dönelim o mevzu ‘ ya,

Muhacirde kibir olmaz, bayılır tevazua.

 

Evet, bizler İzmit ‘ tende kalkmış idik yarımız,

Geliyorduk bir yerlere, ormandı civarımız.

 

Dağılmıştık bir kısmımız, Bursa ‘ da Bandırma ‘ da,

Bir kısmımız bir haftada, toplandık Sakarya ‘ da.

 

Muhacirleri görmüştü, hükümeti kazanın,

Bir sabahtı, minareden, sesi geldi ezanın.

 

Hamdü senalar eyledik, şehrimiz Müslüman’dı,

Çünkü bizde müslümandık, aynı din ve imamdı.

 

Neşemize payan yoktu, sevinmiştik ne kadar,

Kalkmadı üzerimizden, matem o güne kadar.

 

Bu torağın insan ile kaynaşmıştık çabucak,

Dediler ki toplanınız, kim varsa köşe bucak.

 

Buradan da gitmek varmış, Hendek adlı kazaya,

Mutavaat ediyoruz, her kazada rızaya.

 

İki günde ulaşmıştık, Hendek Nahiyesine,

O babalar çekiyordu, her yükü sinesine.

 

Ulu orman ortasında tanıdık bu şehri,

Garbı ağaçla çevrili, şarkında da nehri.

 

Ne geçit var, nede bir yol, şimdi ne yapacaktık,

Önümüzde bir kılavuz, öyle bir dağa saptık.

 

İki saat yol yürüdük, gelmiştik bir dereye,

Rehberimize sormuştuk, daha bu yol nereye.

 

Dedi bu yer çok güzeldir, güzellerin güzeli,

Şu patika yok mu, şurada, su geçmişti ezeli.

 

Cenevizler isyan etmiş, meskûn imiş buralar,

Aradan asırlar geçti, orman olmuş meralar.

 

Bu yolda ark yapılırsa, suyu akar aşağı,

Şimdi görünen bu dağlar, sonra olur baş aşağı.

 

Bu ormanı serin yere, balta ile acele,

Başa gelen çekilecek, derman olmaz ecele.

 

Sıvadık kollarımızı, dağlar döndü aşağı,

Aylar, yıllar devam ettik, bu yolda çalışmaya.

 

Su kenarı bir yer seçtik, birde paksa kurmuştuk,

Ekmeği açmadan aldık, eti dağdan vurmuştuk.

 

Çektiğimiz o çileler, unutuldu zamanla,

Edindiğimiz yuvalar tütüyordu dumanla.

 

Aylar yılı kovalıyor, devamlı çalışmakta,

Her birimiz birer yerde, bu yurda alışmakta.

 

Paskaların bacasından isli duman tütüyor,

Ahırdaki meleşirken, kümesteki ötüyor.

 

Her kapıda birer köpek, durmadan havlamakta,

Anneler yemek yaparken, babalar avlamakta.

 

Akşam olur toplanırız, ocakların başına,

Yaz ayları fevkalade, dayanılmaz kışına.

 

Zaman geçti bahçelere, birçok tarla ekledik,

Sonra birer ev yapmıştık, paskaları terledik.

 

Suyumuzu akıtmıştık, köyün ta ortasına,

Babalar ömür harcadı, köyün köy olmasına.

 

Eski köye izafeten, yeni köyü benzettik,

Bu köyümüz bir ormandı, köy ettikse biz ettik.

 

Ecdadımız miras bıraktı, göçmüşlerdi, ukbaya,

Sonra, kalan oğulları, köyü başladı paya.

 

Onlar babalarımızdı, geçindiler yıllarca,

Onlarında oğlu oldu, geçim başladı darca.

 

Otuz hane kadar idi, ancak bizim köyümüz,

Bağ, bahçeyi sulamakta, yetiyordu suyumuz.

 

Harbi evvel patlak verdi, hep gitmişti babalar,

Kara haberler geldikçe, sessiz kaldı obalar.

 

Canım… Baba yiğitleri, harp denen şey yutmuştu,

Yetim kalan nesilleri yıllarca uyutmuştu.

 

Biz bakarken cephelerden, gelecek bir habere,

Padişah ferman çıkarır, asker ister ha bire.

 

Harbe giden binlerceden, yüzde beşi gelmedi,

Fakir neslin bu uğurda, yine yüzü gülmedi.

 

Gelenlerde kimi sakat, kimi alil, kimi kör,

Kimi bastonla dolaşır, kimide sürünüyor.

 

Bu yaralar savılmadan istiklal harbi geldi,

Bu harpte muvaffak olmak, yaşamaya temeldi.

 

Bir iznillah galip geldik, düşmanı yurttan kovduk,

Gözü doymaz alçakları, yurt hareminde boğduk.

 

Muvaffak da olduk amma, bizde hayli sarsıldık,

Eski hale gelmek için, çile çektik kasıldık.

 

Bu harpte de birçok yiğit kaybetmiştik vatanda,

Çalışanlar asker olmuş, yokluk vardı bir yanda.

 

Lehimize hallederek, atlattık badireyi,

Bu harpte de sarsılmıştı, yurdun birçok direği.

 

Ölüm, kalım bir har bettik ve kavuştuk emele,

Otuz milyonla harç koyduk, son zaman temele.

 

Ölenler şehit olmuştu, kalanlar eve döndü,

Bu mübarek toprak için, nice ocaklar söndü.

 

Galiçya ‘ da da har bettik, o, sanki yurdumuzdu,

Orada da şehit veren, muhteşem ordumuzdu.

 

Destan yazan Mehmetçikler, tarihi şan verdiler,

Türkün sadakati için, şahadete erdiler.

 

Mevzu harbe çekilince köyümü unutmuşum,

Cephelere atlamışım, elde silah tutmuşum.

 

İçim nasıl burkuluyor, bu tarihi andıkça,

Milletin ila nihayet bağrı ateş yandıkça.

 

Yurdumun sevgisi tütsün, haşre kadar sönmesin,

Yeterki vatan kurtulsun, hiçbir genci dönmesin.

 

Hudutlardan belirince, davet eden alamet,

Bizim için derhal koşmak, vatan için selamet.

 

Köyden bahis edecektik, nerde idi sözümüz,

Harp türküsü söylenince cephededir gözümüz.

 

Sulh oluna koşuyoruz, sere serpe sılaya,

Geliyoruz evimize, veda edip alaya.

 

Yeni bir hayata başlar, unutulur eskiler,

Harman vakti doldurulur, hem ambarlar, hem kiler.

 

Yukarıda bahsettiğim, ben o mes ‘ ut köydendim,

Birbirimizden memnunduk, sonra ayrıldım, kendim.

 

Dedemin bütün emlaki, kalmıştı dört kardeşe,

Kimisinde meyve vardı, kiminde gürgen meşe.

 

Her ne ise ömür sürdük, yıllarca bu toprakta,

Avucumun içleri var, oradaki her yaprakta.

 

Emeklerimi söylese, dili olsa ablamın,

Üç kardeşi daha vardı, o rahmetli babamın.

 

İkisi çocuksuz öldü, mirası babamındı,

Oğlu razı olmayınca, biride halamındı.

 

Onu da biz satın aldık, verdiğimiz parayla,

Taksit, taksit ödemiştik, iki sene arayla.

 

Bütün emlak bize kaldı, yirmi sene geçindik,

Ne kimseyle dargın durduk, ne kimseye gücendik.

 

Biz severdik, komşuları onlar bizi sayardı,

Bize ayrılık düşünce, felek ortayı yardı.

 

Biz kendi isteğimizle, çekildik inzivaya,

Gözlerimiz takılıyor, bazen eski yuvaya.

 

Ben bu gece her nedense, andım çocukluğumu,

Bey oğlunun deresinden, başa kadar yürürüm.

 

Köyün karşı tepesinden, duysan horoz sesini,

Rüzgârları var insanın, mest eder nefesini.

 

Komşularım su doldurur, ya arkta, ya çeşmede,

Sığırları otlamakta, buzağlar güreşmede.

 

Yavaş yavaş yürümekte, etrafıma bakmakta,

Köy yolunu takip ede bendin suyu akmakta.

 

Üç sene oldu, galiba? Su almışlar pınardan,

Akıtmışlar köy içine, demir künkle kenardan.

 

Suyu getiren hükümet, açmıştı bir çukuru,

Köylü kaynar sudan içer, çünkü açıktır boru.

 

Köyde üç değirmen vardı, sonra indi ikiye,

Bilmem niçin yapmadılar, sanki yıkıldı diye.

 

Filvaki derelerinde, birçok değirmen vardır,

Parmak hesabile saysan, bunlar on bir kadardır.

 

Komşulardan söz açayım, halleri sona, kalsın,

Kimine şekersin deyim, kimine deyim balsın.

 

Yusuf ‘ danmı başlayayım, yoksa Bey oğlundan mı?

Hepsine ayrı sevgim var, bilmem acep ondan mı?

 

Yukarıdan başlayayım, sonra oradan açarım,

Zül fi yâre dokunursa, sıkışırsam kaçarım.

 

Zira köyüm çok tembeldir, sevmiyor çalışmayı,

Önüne bir tepe çıksa beceremez açmayı.

 

Vardı tatlı fikirlerim, köyümün ilasına,

Tahakkuk ettiremedim, tembellik belasına.

 

Değirmeni vaat etmiştim, köyde birkaç aşığa,

Taksak ufak bir makine, kavuşuruz ışığa.

 

Şimdi köyüm, hastalarla, seyyahlarla dolardı,

İmkân kaçtı, tat kalmadı, ne suda ne ekmekte.

 

Yusuf ‘ tan söz açacaktık, yine daldık âleme,

Köyümün türlü derdi var, asla gelmez kaleme.

 

 Bu Yusuf ki köyün başı, her şeye gözü yoktur,

Dünya malı umursamaz, birinde gözü yoktur.

 

Bir zamanlar hevesliydi, vardı saklı emeli,

Beklediği olmamıştı, feleğe ne demeli.

 

İkinci bir telaş oldu, kendisine bu hengam,

Beklediği mürüvvetti, takdir aldattı encam.

 

Başka türlü şenlik verir cemaate gelmesi,

İçi, ne olursa olsun, bize yeter gülmesi.

 

Muradım olmadı diye, hiç kendini yermesin,

Hayırsız olduktan sonra, hak ona da vermesin.

 

Sıra ile geliyoruz, şimdi geçtik karşıya,

Menfaati olmayınca asla gitmez çarşıya.

 

Bu da herkese malum ki, Şevket ile Davut ‘ tur,

Osman amca böylemiydi, oğulları anuttur.

 

Davut ama gene sohbet ile yine de cana yakın,

Sopan yok ise Şevket ‘ e, asla sokulma, sakın.

 

Çünkü o beş kuruş için, adam satar pazarda,

Sözünü geçirmek ister, hem söyler, hem kızarda.

 

Herhangi bir pazarlıkta, tutuşursan şevkete,

Ya oradan kaçmalısın, ya uğrarsın negmete.

 

Hâlbuki çok hukukumuz, ecdattan beri vardır,

Para Şevketin canıdır, insan da o kadardır.

 

Şimdi geldik, dört kardeşe, o munis insanlara,

Sakin yaşamalarından, can katarlar, canlara.

 

Rauf’ un bir vekili var, kendi bulunmaz evde,

İşin varsa kendisiyle, birde sorarsın nerde.

 

Üç gün evvel ayrılmıştır, mutlak gitmiş pazara,

Sende kalkıp gitmelisin, lüzum yok intizara.

 

Dönmez eve dolmayınca, ne ola ki haftası,

Her şeye soğukkanlıdır, bu da başka safhası.

 

Torun sahibi olmuşlar, birinin çıkmaz sesi,

Bahadır ile Mehmet’in çalışmaktır hevesi.

 

Bir zamanlar Mehmet ile uzun sene dolaştık,

Başkasının tesiri ile pis bir işe bulaştık.

 

İşi tamama erdirmek, bu idi emelimiz,

Öküz araba kaçına, boşta kaldı elimiz.

 

Üç arkadaş idik, o gün, üçümüzde hazırdık,

Bir sürü düşman gelseydi, köklerini kazırdık.

 

Bir erkeklik görünmedi, ne onlardan, ne benden,

O hevesle çıkmış idik, hem silahlı erkenden.

 

Geri döndük, eli boştuk, yuhaladı, halk bizi,

Silahları geri soktuk, ne av vardı ne izi.

 

Burada biraz suçluydu, ta… Kendisi Mehmedin,

Madem böyle yapacaktın, niye bize demedin?

 

Şimdi durduk her ikimiz Mehmet’ e çatıyoruz,

Av kaçınca her üçümüz, havaya atıyoruz.

 

Buda böyle geçmiş idi, gençlik idi ne dersin?

Bu oyunda kazanmak var, ya kaybeder gidersin.

 

O çamlar hep bardak oldu, tarihlere karıştı,

Köyün delikanlıları, bu yolda çok yarıştı.

 

Şimdi geldik aynı soydan, bir başka dört kardeşe,

Anadan kardeş sayarsan, bunlar çıkar beşe.

 

Evvela bir, iki, derken, sonra da dört oldular,

Hele birer ev yapınca, mahalleye doldular.

 

Bu dört kardeş gece gündüz, kazma, sapan sallarlar,

Ayrılınca yetmez oldu, kardeşlere tarlalar.

 

Bu kardeşler yaşıyordu, ala külli ne ise,

Araziler daralınca, kalmak düştü Veise.

 

Ne mülkü var ise satmıştı, Âdem’ in yok senedi,

Veis Adapazarı’nın hayatını denedi.

 

Veisin parası azdı, Adapazarı pahalı,

Amma bir gün geri geldi, hayret etti ahali.

 

Kardeşlerin değerlisi, rahmetli Süleyman’dı.

Yokluğunu duyanların, ne müthiş kalbi yandı.

 

Hele Âdem konuşmasın bir cemaat içinde,

O burnundan (hık) demesi, bilmiyorum, niçin de.

 

He türlü selamı hoştur, yok mu bir süz atması,

Keserse memnun kalırsın, berbattır uzaması.

 

Güya o da kalkacaktı, Adapazar mı nedir?

Bilmem hala istiyor mu, sayıklar kaç senedir.

 

Birkaç dönüm arazisi, var adada tenhada,

Asla ev yapmaya gelmez, hepsi bir manada.

 

Şimdi oturuyor, umarım gönlü hoştur,

Parası yetmeyen için, tedirgin olmak boştur.

 

Dört kardeşte biride İlyas vardı, gerisi laftı,

Rahmetlinin hareketi, dediğim kadar saftı.

 

O zavallı gün görmeden yetişmişti eceli,

Yetim kaldı çocukları, böyle yazmış tecelli.

 

Vakitsiz gelen ölümler, ümit bırakmaz insanda,

Kazanmaya uğraşırsın, yokluk basar bir yanda.

 

Tam bir sene emek verir gece gündüz terlersin,

Ya toprak ananı beller, ya sen onu bellersin.

 

Köyüme bir matem düşer, tütün para etmezse,

Öküz satar, mısır alır, şayet o da yetmezse.

 

Burada da hayli durdum, geçeceğim öteye,

Çalacağım kapısını, çağırıp Yusuf diye…

 

Bilirim mutlak evdedir, gitmemiştir dışarı,

Yusuf daha munis idi, Ahmet biraz haşarı.

 

Yusuf tarladan ziyade, dinlerdi köpek sesi,

Dolma çifteyi kapınca, orda alır nefesi.

 

Birde bakmış, öğlen olmuş, nerde av, nerde emek?

Tarlada ekin yanarken, ava gitmek ne demek?

 

Ahmet o zaman küçüktü, vardı bir çift tosunu,

Sabah tarla, akşama ev, bitmez tükenmez sonu.

 

Rahmetli İsmail amca, tembelliğin piriydi.

Hiç kimseye zararı yok, zavallının biriydi.

 

Babasından ne kaldıysa, onu bıraktı oğluna,

Mahallede dolaşırdı, baston takar koluna.

 

Az çalışır, kıt sarf eder, yok idi kazanması,

Ölenleri rahmet ile farz oluyor anması.

 

Şimdi harekete geçti, Yusuf, Ahmet, Muhammet,

Çalışmadan kazanç olmaz, olsa ancak nedamet.

 

Köy arazisi bayırdır, kayar her sene selden,

Binde bir mahsul satamaz, devamlı alır elden.

 

Ben kalkınca hep arkamdan, göz koydular hicrete,

Ben katlandım, bilmem onlar, katlanır mı mihnete?

 

Biraz daha yürüyelim harman yüzüne kadar,

Haydar mağaza doldurmuş, tütün gözüne kadar.

 

Kuruluşundan beridir, komşusuyum haydarın,

Hayli macerası vardır, bu iki kafadarın.

 

Dedesinden miras kaldı, oldu köyün hatibi,

Ders verir çok hocalara, okutur çok kâtibi.

 

Haydar’ın fikri ne ise, ilmi de o merkezde,

Sevdirmiştir, kendisini, saygısı var herkese.

 

Baba yüzü görmemişti, dedesinden yetimdi,

Amcasını da almıştı, esen bir meltemdi.

 

Az konuşur, yavaş yürür, rahmetli hatip dede,

Zamanındaki bereket, şimdi acep nerede?

 

Dağda yıllıkçısı vardı, tarlada da ırgadı,

Dede rahmetli olunca Haydar pek yadırgadı.

 

Başına sarılıverdi, o evin umur atı,

Haydar ile gülmemişti, birçok gencin suratı.

 

Kazanmak için çalışmak, didinmek istiyordu,

Bizler tarla çapalarken, tarla bizi yiyordu.

 

Gün gelmişti, evlenmişti, çoluk çocuk çoğaldı,

Hele Haydar’ın çocuğu sene de bir doğardı.

 

Pek süratli devam etti, karar kıldı altıda,

Maazallah devam etse, durmazdı on altıda.

 

Şimdi artık son vermiştir, hele torun olunca,

Hem kızından, hem oğlundan, etrafını dolunca.

 

Haydar elini çekmekte, tarladan çubuğundan,

İkisine az gelmişti, işi, üç çocuğundan.

 

Birini dışarı vermiş, sanat öğrensin diye,

İhtiyacı yoktu amma bilmem vermişti, niye?

 

Bir sene kadar oluyor, almadım haberini,

İki üç oğlundan başka, tanımam her birini.

 

Ben yazarsam cevap verir, kendi yazmaz başına,

Çok küçükken hatip oldu, umulmazdı yaşına.

 

Çocukluğum orda geçti, komşu idik, yan yana,

Biri birimizden asla, girmemiştik ziyana.

 

Daha çocuk yaşta idik, heves ettik silaha,

Gençlik kazasız geçmişti, şükür olsun ilaha.

 

Aynı sınıfta okuduk, birlik gittik mektebe,

Köy âleminde okumak, ayrıca bir debdebe.

 

Abdül efendide çektik, besmeleyi ilk defa,

Onda çok az devam ettik, ömrü etmedi vefa.

 

Sonra Mehmet Nuri geldi, ikinci hocamızdı,

Cuma günü paydos eder, Perşembe duamızdı.

 

Hem din dersi, hem okumak, bir taraftan da yazı,

Bütün feyzi ondan aldık, hak ondan olsun razı.

 

Sınıf geçmek bizler için, atlanacak gedikti,

Dayak yedik, karar kıldık, gitmeyelim dedikti.

 

Bir gitmeseydik mektebe, basardı namevcutu,

Köy çocuğunun dayaktan, sıska kaldı vücudu.

 

Yıllar geçti büyümüştük, başlamıştık namaza,

Mehmet Nuri’nin dayağı, mutlak söz anlamazsa.

 

Hele bazı izan körler anlamazdı dersini,

Tekrar etmekten hocanın, döndürürler tersini.

 

Bastonunu yemeyen yok, ister olsun dışarıda,

Bizi yakalamak için var kuvvetle koşarda.

 

Saçlarımız çekilirdi, en ufak kabahatta,

O gün beddua ederdik, yaşamasın rahatta.

 

Hareketimiz zararlı, bunu sonra anladık,

Ceplerimiz, tütün kâğıt, sigara dumanladık.

 

Hele bazı arkadaşlar, hiç dersi anlamazdı,

Sabah akşam okuyorduk, öğleye de namazı.

 

Evden çıkan her talebe mektebinde olmalı,

Ayaklarımızda çarık, elbisemiz yamalı.

 

Devam ettik bu hal ile okuyorduk durmadan,

Bazıları pek naçardı,  duramazdı sormadan.

 

Mesela bir Ömer ile Aziz vardı perişan,

Birde Hüseyin var idi, oda malum Alişan.

 

Ömer’in ders yapmayışı, hak ederdi, dayağı,

Zannedersin okumamış, uykudaymış bayağı.

 

Her gün birinci dersimiz, o mübarek Kur’andı.

Bize okuması kolay, Ömer için yamandı.

 

DEVAMI 2.SAYFADA

 

 

 

 

Kategoriye Ait Diğer Başlıklar
› OSMAN YAZAR (MERHUM) IN ŞİİRİ -2.BÖLÜM
› YUSUF ÖREN İN OĞLU MEHMET ÖREN E YAZDIĞI ŞİİR
 
Her hakkı saklıdır. www.guldibikoyu.com-2011
Bu sitenin tüm hakları saklıdır. Sitedeki resim, yazı ve diğer materyaller kaynak gösterilse dahi izinsiz kullanılamaz.